Gece yarısını çoktan geçmişti. İstanbul'un dar sokaklarında yankılanan ayak sesleri, taş duvarlara çarpıp kayboluyordu. Kemal, ceketinin yakasını kaldırarak rüzgârdan korunmaya çalıştı. Cebindeki muska hafifçe titriyordu — bu, yakınlarda bir şeylerin doğru gitmediğinin işaretiydi.
"Yine mi?" diye mırıldandı kendi kendine. Son bir haftada bu üçüncü kez oluyordu. Normalde İstanbul'un bu yakasında bu kadar sık huzursuzluk olmazdı. Ama son zamanlarda bir şeyler değişmişti. Hava bile farklı kokuyordu — küf ve yanık kâğıt karışımı bir koku.
Kapalıçarşı'nın arka sokaklarına sapınca onu gördü. Sokak lambasının titrek ışığında, bir gölge figürü duvara yaslanmış duruyordu. İnsan formunda ama insani olmayan bir şekilde — hatları bulanık, kenarları karanlıkla kaynaşmış.
Kemal durdu. Sağ elini yavaşça beline götürdü, dedesinden kalma hançere dokundu. Gümüş kabza parmakları altında ısındı. "Tanıştığımıza memnun oldum," dedi gölgeye, sesi soğuk ve kararlı. "Ama burası senin yerin değil."
Gölge kıpırdandı. Bir anlığına, Kemal onun gözlerini gördü — iki parlak amber, karanlığın içinden ona bakan. Sonra gölge konuştu, sesi fısıltıdan bile kısık: "Bekçi... Seni bekliyorduk. Kapılar açılıyor. Hiçbiriniz hazır değilsiniz."
1.372 kelime
Bu bölüm hakkında ne düşünüyorsunuz?
0 tepki
Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap!